Varna - İstanbul
Varna'da sakin bir sonbahar geçirmeye hazırlanırken, âniden, 'iki günde Bienal'den dağarcığımıza ne sığdırabilirsek kârdır' dedik; 13 Eylül sabahı kimselere haber vermeden, kahvaltı arayan erkenci kedilerin ve henüz dökülmeye başlayan sonbahar yapraklarının arasından süzülüp, İstanbul'a doğru yola çıktık. Zaman dar, elimizde de uymaya kararlı olduğumuz sıkı bir program olunca, İstanbul'daki dostlarla buluşmayı gelecek sefere erteledik. (Sevgili Dianna - Abdulla, Asuman - Adnan, lütfen bizi hoş görün)
Varna - İstanbul yolu, Dereköy sınır kapısı tenhaysa, hava şartları da yolculuğa 'muhalif' değilse, altı - yedi saat sürüyor araba ile. Ama ne gam... mevsim şimdiki gibi sonbaharsa; yol, zaman zaman orman içinde kıvrılıp bükülüyorsa; avucumuzda, dumanı tüten mis kokulu sıcak bir fincan kahve varsa; hava kâh güneşli, kâh puslu, çisentili ise; rüzgâr, zaman zaman yaprakları kucağına toplayıp, az sonra bizi de usulcacık o yapraklardan biri üzerine kondurup masal diyarına taşıyacakmış, duygusu veren anaforlar oluşturuyorsa; biz Gatenyo Ailesi, sohbetimizi, ıslak lastik şıpırtılarına karıştırarak yolculuk etmeye bayılırız.
Bienalin dolu dolu programına göre bizim iki günlük kaçamak çok cılız bir zaman dilimi gibi görünebilir ama konaklama için Beyoğlu civarında bir otel seçince, hiç değilse İstaklâl Caddesi'ne yürüyerek, Darphane-i Amire'ye de hafif raylı ve tünel ile kolayca erişip sergilerin çoğunu gezebildik. Yola çıkmadan, dağarcığımıza attıklarımızı bienale katılamayan dostlarımızla da paylaşmaya karar verdiğimiz için aramızda işbölümü yapmıştık: Can programı ve güzergâhı belirledi, dolaştığımız yerleri mümkün olduğunca fotografladı; ben de elimdeki deftere sürekli notlar aldım, bilgi-belge topladım.
İstanbul'da, hele de İstaklâl Caddesi civarında konuşlanınca, güzel şeyler görmenin yanı sıra, yiyip içtiğimiz güzel şeyler de oldu, kaçınılmaz olarak. Biz yine de eskilerin nasihati üz're yiyip içtiklerimizi değil, gördüklerimizi paylaşacağız sizlerle...
İstanbul Modern
Doğru Zamanda Doğru Yerde - G. Sipahioğlu
13 Ekim Cuma günü akşama doğru İstanbul'daydık. Bienal programına kendimizi kaptırdıktan sonra bir daha vakit bulup da gidemeyiz diye, önce Gökşin Sipahioğlu'nun sergisini dolaşalım, istedik. Onun için bu kısa gün parçasını İstanbul Modern'e ayırdık.
İstanbul Modern'in içinde fotograf çekimi yasak. (Acaba Federasyon kimliklerimiz ileride bu gibi durumlarda bizlere kolaylık ve ayrıcalık sağlayacak mı; ne dersiniz?..) O nedenle bu bölümü size fotografsız anlatacağım:
Bir - iki tane Brigitte Bardot fotografı dışında, tamamı, siyaset ve güç oyunları nedeniyle çıkan savaşlar, çatışmalar ve insanlığın çektiği acıları gösteren fotograflar, kronolajik sıra ile sergilenmiş. Gökşin Sipahioğlu'nun yurt dışında serbest foto muhabirliğine başladığı 1956 yılında, Süveyş bölgesinin denetimi için (İngiltere'nin kışkırtıcılığında) Mısır - İsrail - Ürdün arasında çıkan savaşla başlayan sergi; 1961 Arnavutluk; 1962 Küba, 1963 Vietnem, Kamboçya, tekrar Arnavutluk; 1964 Etiyopya, Zangibar, Somali, Nijerya; 1965 Çin, Cezayir, ABD; 1967 Cibuti, Ürdün, Vatikan; 1968 Fransa, Çekoslovakya; 1969 Rusya; 1970 tekrar Çekoslovakya, tekrar Kamboçya, tekrar Çin, tekrar Fransa'dan görüntülerle sürüp, 1972 Olimpiyat Oyunlarında (Batı Almanya) Olimpiyat Köyü'ndeki rehin alma olayı ile sona eriyor. Yani, Arap-İsrail savaşı ile başlayan serginin sonunda tekrar başa dönülüyor.
Sergi düzenine gelince; Fotograflar altlı üstlü iki sıra halinde dizilmiş ve ilerleyen yıllar, iki sıranın ortasından geçen şeritteki renk değişikliği ile tanımlanmış; 1956 açık yeşil, 1961 koyu yeşil, 1962 turuncu, 1963 koyu turuncu, 1964 kırmızı, 1965 bordo, 1967 mor, 1969 mavi, 1970 lacivert, 1972 siyah. Sergi düzeni içinde bu renklere anlam yüklenmiş miydi; bilmiyorum. Herhangi bir açıklama da görmedim bu konuda. Ama zaman çizgisinin açık yeşil ile başlayıp, giderek öfke ve kan rengine dönüşmesi; ardından çürümüşlük ve umutsuzluk renklerine bürünüp, kısa bir süre için mavileşse de sonunda siyaha teslim olması, pek de tesadüf olamaz diye düşündüm.
Fotografik yönden, Gökşin Sipahioğlu, o "objektifi tılsımlı" fotografçılardan değil. Bu nedenle -de, sergisine çok yakışan bir isim seçmiş; "Doğru Zamanda, Doğru Yerde". Onun "Gökşin Sipahioğlu" olmasının ardındaki sır, fotograf makinesi ile inanılmaz görüntüler yakalamasında, yaratmasında değil; elinde bir fotograf makinası ile, doğru zamanda doğru yerde olmasında. Serginin erken yıllara ilişkin fotograflarındaki bir çok temel çekim hatasının, yıllar ilerledikçe düzeldiği görülüyor. Hattâ, ilerleyen yıllarda fotografik yönden oldukça etkileyici bulduğum fotograflar da oldu. Ama fotografların istisnasız tümü, hem belge hem de gazetecilik yönünden çok etkileyici, çok değerliydiler.
İstanbul Modern'in içini sizlere gösteremedik ama, internet sitesine buradan göz atabilirsiniz. Diğer yandan, dışarı çıkar çıkmaz, otoparktan görünen İstanbul manzarası, Can'ın objektifine takıldı.
Alexander Rodchenko
14 Eylül Cumartesi sabah ilk durağımız Alexander Rodchenko sergisi oldu. İstiklâl Caddesi üzerinde, tarihi Elhamra Pasajı'nın 2. katında Karşı Sanat Galerisi'nin kilitli kapısına ulaştığımızda saat 10:50'yi gösteriyordu. Telaş içinde "Ah! Daha erken çıkmalıydık sokağa..." diye hayıflanırken sergi salonunun kapısını kilitli bulmak, bizi oldukça şaşırtmıştı. Can'ın zil üzerinde ısrarla durmasına dayanamayıp kapıyı açan görevli, serginin açılış saatinin 11:00 olduğunu belirtmekle birlikte, bizi kapıda bekletmeyip içeri buyur etti. Bienaldeki bir çok etkinlik gibi bu serginin de ücretli olduğunu biliyorduk ama bilet alırken A. Rodchenko sergisi ile Darphane-i Amire'de açılan tüm sergilerin tek bilet kapsamında olduğunu öğrendik. İFSAK Bienal için, bir ücretsiz program broşürü, bir de ufak boyutuna karşın hem içerik hem baskı kalitesi yönünden oldukça doyurucu bulduğumuz 80 sayfalık ücretli kitapçık bastırmış. Biletlerimizi, kitapçığımızı aldıktan sonra ilk sergimizi keyifle dolaşmaya başladık.
Ara Not: Rodchenko sergisinde fotograflar ne yazık ki, camlı çerçevelerde sergileniyordu. Odalardaki çok sayıda pencere, tavan aydınlatmaları vs. etkenler de camlardaki yansımaları katmerlendiriyordu. Hal böyle olunca, Can, fotograflardan pek azını fotografladı.
Toplam 129 fotografın olduğunu öğrendiğimiz sergi, iki bölümden, daha doğrusu iki ayrı sergiden oluşuyordu.
İlk serginin/bölümün konusu, "Rodchenko ve Çevresi: Tarz Sahibi İnsanlar" idi. St. Petersburg'da doğan, 1902'de ailesiyle birlikte Kazan'a taşınan Rodchenko, sanat eğitimine de burada, Kazan Sanat Okulu'nda başlar; 1916 yılında 25 yaşındayken taşındığı Moskova'da Stroganov Enstitüsü'nde devam eder. Serginin düzenleyicisi (=curator) Alexander Lavrentiev'in anlattığına göre, sergi, Rodchenko'nun hem yaşamının hem de sanat çalışmaların merkezi olan Moskova'da, Rus entellektüel ve sanatçılardan oluşan çevresinde 1924 - 1940 yıllarında çekilen fotograflardan oluşmaktaydı. 'Çekilen fotograflar' dedim; çünkü, sergilenen fotograflar sadece Rodchenko tarafından çekilmiş değildi. Rodchenko'nun yanı sıra, başta kendi gibi çok yönlü bir sanatçı olan karısı Varvara Stepanova olmak üzere, o yıllarda yakın çevresinde bulunan, fotografçı olan ve olmayan bir çok kişi (muhtemelen hemen hepsi sanatçı) tarafından çekilmiş -hatta bir kaç tane de kimin tarafından çekildiği bilinmeyen- kareler de vardı.
Önceden Rodchenko'nun yüzünü pek tanımazdım. Bu sergi sayesinde içinde Rodchenko'nun yer aldığı çok sayıda fotograf izleme şansım oldu; bununla da kalmayıp, kişiliği hakkında bilmediğim çok şey öğrendim. O'na 'fotograf sanatçısı' demek pek kısır bir tanımlama olurmuş meğerse. Çünkü, Rodchenko aynı zamanda tasarım, grafik, resim, heykel vb. alanlarında özgün eserler vermiş çok yönlü bir sanatçı imiş. Ünlü Potemkin Zırhlısı filminin
(Yön. Sergei Eisenstein) afişlerini tasarlayıp uygulayan Rodchenko, Alman Dadacılar'dan etkilenerek fotomontajla illüstrasyonlar da yapmış. Bunların ilki, Mayakovsky'nin "Bunun Hakkında" isimli şiir kitabının kapağı için hazırladığı illüstrasyonmuş. İlk soyut çizimlerini 1915'te yapan; fotograf çalışmalarına ise bu sergide esas alınan 1924 - 1940 yılları arasında yoğunlaştığı anlaşılan Rodchenko, 1930'ların sonlarında tekrar resim çalışmalarına döner. 1940'larda, her ne kadar devlet için fotograf sergileri düzenlemeyi sürdürse de, 1942'de fotografı tamamen bırakır; soyut ekspresyonist eserler üzerinde çalışır. 1956 yılında ölür.
Sergideki fotografların kimileri pek özenli, kurgulanarak çekilmiş. Örneğin, Mayakovsky ile sevgilisi Lilya Brik'i gösteren kareler. Kimileri de gündelik yaşamlardan kesitler gösteriyor. Örneğin, biribirleri ile şakalaşan arkadaşlar ya da yolculukta otomobil lastiği değiştiren, tatilde keyif yapan, uykudan uyanan, sohbet eden, yorulmuş, sıkılmış, dinlenen, kahve içen, yemek yiyen, kahkaha atan insanlar; atölyede, stüdyoda çalışan sanatçılar; biribirlerini iş üzerinde iken fotograflayan fotografçılar.
Sergide Rodchenko'nun yanı sıra hem fotograf çekmiş, hem fotograflanmış kişilerin başında sanatçının, kendisi de çok yönlü bir sanatçı olan eşi Varvara geliyor. Ondan başka sayabileceklerim -not defterime adını geçirebildiklerim; Ekim'de Moskova filminin (1927) yapımcısı Boris Baret, fotografçılar Alexander Khlebnikov, Boris Ignatovich, Elezar Langman, Greogiy Petrusov, Boris Kudayarov, Elizaveta Ignatovich, Anatoly Shurikhin, Evgeniya Lemberg, mimar Alexander Vesnin, kardeşi ressam Lubov Popova, şair Mayakovsky ve sevgilisi Lilya Brik (Hem izler hem not alırken atladığım isimler de olmuştur elbet). Günlük yaşamdan kesitler veren fotografların arasında, gelişigüzel çekilmiş özensiz olanlar da vardı; fotograf sanatı açısından çok değerli olanlar da. Bu ikici türe örnek olarak, üst üste çekim, üst üste baskı gibi o dönem için yenilikçi denemeler denebilecek bir kaç çalışma örneği ve Rodchenko'nun o çok bilinen, karakteristik, görünce "hah! işte Rodchenko fotografı" dediğimiz ünlü portrelerden ikisi, bağıran kadın (Lilya Brik olduğunu öğrendik) ve elinde gözlüğü ile gazete okuyan tombul yanaklı kadın (ki, O da Rodchenko'nun annesi imiş) sergide idi. Ama, ister türünün ilklerinden, örneklerinden sayılacak kadar değerli, ister pek harc-ı âlem olsun; serginin bu bölümündeki fotograflar, hem tek başlarına hem de hep birlikte öyle dolu dolu yaşam hikayeleri anlatıyorlar ki, 'pek de özensizmiş' diye niteleyebileceğim bir fotografın dahi önünden, hiç durmadan geçmem mümkün olmadı.
ikinci bölüm/sergi "Moskova Kartpostalları"nın hikayesi ise şöyle imiş: 1932'de Izogiz Yayınevi, A. Rodchenko'dan Moskova'yı fotograflamasını istemiş. Fotograflar, aynı yıl kartpostal serisi olarak basılmış. Sergi düzenleyicisi A. Lavrentiev "bu fotografları, eski ama değişen bir kentin ve Rus fotograf tarihinin bir parçası olarak tekrar gün yüzüne çıkarmaya karar verdik" diyor. Bu bölümdeki bazı fotografların tipik kartpostal fotografı görüntüsüne karşın; bir çoğunda Rodchenko, kendi kişiliğini ve tekniğini katarak Moskova'yı kendi gördüğü, yaşadığı, algıladığı ve göstermek istediği biçimde fotograflamış. Biribirini kesen doğru ve eğriler; biribirine paralel çizgiler görünce dayanamayıp, basmış deklanşöre... bu grafik öğeleri bazan Dinamo Stadı'nda, kızıl meydanda gösteri yürüyüşü yapan düzenli sıralanmış öğrenci topluluklarında, kimi zaman sadece evinin balkonundan eğilerek baktığı sokakta, kimi zaman bir binanın tepesinden gördüğü tramvay yolu kesişmelerinde, bir kadının ya da bir işçinin tırmandığı merdivende görmüş. Kullandığı objektifin açısı kendisine dar geldiğinde ya da durağan görüntülere tahammül edemediğinde; yapı çekimlerinde büyüklüğü, görkemi "göstermek" için; portre çekimlerde ifadeyi, kişiliği, duyguyu "vurgulamak" istediğinde; görüş açısını olabildiğince yakın ve bir o kadar da geniş kılabilmek, görüntüye dinamizm katmak için, sık sık, makinasını konuya 45 derece açıyla doğrultmaktan ya da konunun iyice altına girip olağandan farklı açılar aramaktan çekinmemiş. Çok da güzel etmiş...
Karşı Sanat Galerisinden çıktıktan sonra, son bir saat boyunca sürekli Rodchenko fotograflarına bakan Can, ister istemez, bir süre daha objektiften "Rodchenko Tarzı" bakmayı sürdürdü :))
Epson Art Photo Awards 2005
İkinci durağımız Goethe Enstitüsü'nün Tünel'e yakın binası oldu. Bienal kitapçığında 'Paralel Etkinlikler'den olduğu belirtilen Epson Art Photo Awards 2005 sergisi buradaydı.
Sergi, Epson-Almanya (Epson Deutschland GmbH) tarafından Köln Sanat'ın (=Art Cologne: Her yıl aşağı yukarı 250 kadar uluslararası isim yapmış galerinin katılımıyla gerçekleşen Almanya'nın en önemli sanat fuarı) işbirliği ile gerçekleştirilen yarışma sonunda derece alan ve yine seçici kurul tarafından 'en iyi çalışma' olarak seçilen fotograflardan oluşturulmuş. Yarışma sadece 'sanat veya tasarım bağlamında fotograf eğitimi veren' yüksek okul, akademi vb. öğrtenim kurumlarından sınıflara ve gruplara yönelikmiş. 2005 yılında ilk kez düzenlenmiş olmasına rağmen, yarışmaya olağanüstü bir ilgi gösterilmiş. Sadece Avrupa'nın bir bölümü için düzenlenen yarışmaya Yeni Zelanda'dan Amerika'ya kadar birçok ülkeden başvuranlar olmuş; 70'in üzerinde öğrenim kurumundan ve 21 ülkeden toplam 170'in üzerinde sınıf ve grup 7.500'den fazla fotoğrafla katılmış.
Sonuçta, "en iyi sınıf" ve "en iyi sanatçı" Almanya'dan ve aynı okuldan çıkmış. Dortmund Meslek Yüksek Okulu'ndan (Almanya) tasarım ana bilim dalı, fotograf bölümünden bir sınıf (5 öğrenci) birincilik ödülünü kazanmış. Bu sınıfın öğrencilerinden Andreas Kohler, aynı zamanda en iyi sanatçı ödülünü de almış.
Yarışmaya katılan 27 öğrenciye ait 25 fotograf da "en iyi çalışma" ödülüne değer bulunmuş (27 kişi ve 25 fotograf. çünkü, fotograflardan 2 tanesi ikişer isim taşıyan ortak çalışmalardı). Bu 27 öğrencinin ülke dağılımı ise şöyle; İtalya 1, ABD 2, Polonya 3, Macaristan 2, Hollanda 1 ve Almanya 18 kişi. En yaşlı yarışmacı 1964 doğumlu bir Polonyalı. Çoğunluk 1974-79 doğumlu. Bir kaç tane de '80 doğumlu gördüm.
Solda, sayfa 1 ve sayfa 2 de örneklerini göreceğiniz sergi fotografları; teknik açıdan ön incelemeye tâbi tutulunca; ışık, kadraj vb. temel gereklerin hepsinin yerli yerinde olduğu görülüyor. Katılımcıların yaşları ve deneyimleri ile çıkardıkları işler karşılaştırıldığında, eğitim etkeni, okullu olmanın katma değeri kendini hemen gösteriyor. Fotografçıların hemen hepsi, konu olarak ait oldukları yaş grubunun tipik anlatılarını seçmişler; yaşadıkları sorunlar, çelişkiler ve henüz kendilerini dışında tuttukları yaşama dair eleştiriler.
En iyi sanatçı seçilen 1978 doğumlu Andreas Kohler, "Alabaster Bodies" (Mermer Vücutlar) adıyla 12 fotograftan oluşan bir seri hazırlamış. Çalışmasını sergi kataloğunda şöyle açıklıyor: "Yeniyetmelerin kendi vücutları ve cinsellikleri ile ilişkileri. Onların, yarıçıplak ve ışıkta neredeyse yarısaydam görünen ciltlerini gösterdim. Saklamayı tercih edecekleri yara izleri, cilt bozuklukları, hasarlar. Cildin bazı kısımlarında henüz tam iyileşmemiş yanıklar. Onları serinletip sakinleştirmek için gözeneklerinden akan ter, aslında ne kadar çabaladıklarını gösteriyor. Kremlenmiş mermer cilt, tuhaf bir biçimde, pek az bir giysi ile gizlenmiş. Poz vermeden önce, diğer insanları nasıl etkileyeceğini araştırarak, malzemeyi titizlikle seçtiler.
Cildin altından farkedilen adaleleri ve kaburga kemiklerini gözlemledim; kaslarının kasılmasını, omurgalarının dönüşünü. Bedenleri artık kendilerine küçük geliyor ve komutlarını yerine getirmeyi reddediyor; haddinden fazla yorulmalarına karşın hâlâ gevşeyebilmiş, rahatlayabilmiş değiller. Aldatıcı görüntünün arkasında yatan, yakınlaşmak ve farkedilmek için can atan, endişeli umudu görebilirsiniz. Her gün çevrelerini saran bütün bu çıplaklıktan dolayı hissettikleri kendine güvensizlik ve sıkıntı yüzlerinden okunuyor. Onların donuk gözlerindeki boş bakışları ya da beklentiyle dolu bakışlarındaki minik pırıltıyı yakaladım."
Yarışma ve serginin düzenleyicisi Epson olunca, baskı ve sergileme yöntemlerinde teknoloji "konuşmuş" elbet. Can'ın çektiği fotograflardan da anlayacağınız gibi, baskılarda hiç parlama, yansıma sorunu yoktu. Renkler olağanüstü doygun, canlı; detaylar ise kayıpsızdı. Sergi tanıtımında belirtildiğine göre, serginin tüm fotoğrafları "Epson'ın en son mürekkep teknolojisiyle mükemmel kalitedeki Epson Ink Jet kağıda" basılmış. Fakat iş baskı ile bitmiyor elbet. Bir de fotografların taşıyıcı düzeneği var. Çerçevesiz olarak sergilenen fotograflar için, (kesitinden anlayabildiğimiz kadar) aralarında dolgu maddesi olan çok ince metal iki plakadan oluşan bir taşıyıcı hazırlanmış. Fotograf kağıdının taşıyıcıya nasıl uygulandığını ise bilemedik :)) ama sonuç tek kelime ile mükemmeldi. Epson, serginin kendisi kadar özenli, iki dilde (İngilizce ve Almanca) sergi kataloğu da bastırmış. Size verdiğim bilgilerin çoğunu bu katalogdan derledim.
Bu yıl (2006) içinde Epson Art Photo yarışmasının 2. si gerçekleştirilmiş. Yarışma hakkında daha detaylı bilgi edinmek ve 2006 sonuçlarını görmek için yarışma sitesini inceleyebilirisiniz
Varna'da internetten Bienal için araştırma yaparken, Nişantaşı'ndaki bir galeride Bedri Rahmi - Eren Eyüboğlu sergisinin açılacağını görmüş ve "buna da gidelim" diye listemize almıştık. Goethe Enstitüsü'nden çıktıktan sonra "İstikâl Caddesi'ndeki sergilere yarın devam ederiz" deyip, Nişantaşı'na geçtik. Eyüboğlu sergisine giderken Can birden, x-ist sanat galerisinin önünden geçtiğimizi farketti. Hemen içeri girip, Ali Taptık (fotograf) ile Erhan Özışıklı'nın (resim) ortaklaşa açtıkları "Kesişme II" sergisini dolaştık. Dilerseniz, bu sergiyi, x-ist Galerisinin internet sitesinden de izleyebilirsiniz. İşte İstanbul'un güzelliklerinden biri de bu: bir sergiyi ararken, her an başka bir sergi yolunuza çıkabilir :))... Böylece Nişantaşı'nda bir değil, iki güzel sergi dolaşmış olduk. Eyüboğlu sergisi, bu yazımızın konusu dışında. O nedenle, sadece bu serginin bize çok özlediğimiz bambaşka bir keyif yaşattığını söylemekle yetinip, geçeceğim. Sergileri dolaştıktan sonra, Nişantaşı'ndan Dolmabahçe Stadyumu'na kadar dolmuşla geldik ve bende hep "kendimi bırakıversem yokuş aşağı süzülüp boğazın sularına dalıverecekmişim" duygusu uyandıran yokuşun tepesinde dolmuştan indik. Limonata serinliğinde yosun kokulu havayı içimize doldurarak, erken akşamın o muhteşem maviliği içinde, az önce atıştırıp duran yağmurun parlattığı bulvardan aşağı ışıklar içindeki boğaza doğru, sindire sindire, keyifle yürüdük. Hayat buydu işte!.. Abarttığımı düşünenler varsa, şu fotograflara bakıp hükmünü öyle versin (Can'ın elindeki makina kendimize dönük olunca, kadraj biraz yamuk elbet, hoşgörün).
Darphane-i Amire
15 Ekim Pazar sabahı kahvaltıdan sonra ver elini Darphane-i Amire. İzninizle, sergilere geçmeden önce, bu değerli binalar hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum:
Osmanlı İmparatorluğu'nun darphanesi olarak hizmet veren, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da bir süre işlevselliğini koruyan binalar topluluğu, 1967'den sonra yaklaşık 30 sene terk ve ihmal edilmişken; Tarih Vakfı, oldukça harap durumdaki bu binalara, onarımdan geçirip müzeye dönüştürmek, sergi, toplantı vb. kültürel etkinlikler için kamunun kullanımına kazandırmak üzere talip oldu ve Kültür Bakanlığından tahsisini istedi. Binalar topluluğu, Tarih Vakfı'na 25 Mart 1995'te, çoğunun çatıları ve duvarları çökmüş; içlerinde bulunan ve sanayi tarihi açısından çok değerli olan makinelerden sökülüp taşınabilenler götürülmüş/ çalınmış/ atılmış/ hurda olarak satılmış; avlular ve boş alanlarda çöp, cüruf ve hurda otomobil tepeleri oluşmuş şekilde devredildi.
1995-96 yıllarında, Tarih Vakfı, devletin Birleşmiş Milletler Habitat Zirvesi bütçesinden tahsis ettiği 1,5 milyon dolara ek olarak, 2 milyon dolar daha destek bulup, 10 ay gibi çok kısa bir sürede bir yandan bu çöplük ve yıkıntıyı temizlemiş ve hem binaları 1996'da İstanbul'da gerçekleştirilen Habitat Zirvesine yetiştirmiş, hem de "Dünya Kenti İstanbul" ve "Anadolu'da Konut ve Yerleşme" adlı iki önemli sergiyi tamamlayıp Habitat etkinlikleri kapsamında bu binalarda sergilemiştir. Ancak, Habitat sonrası, sürpriz bir gelişme ile, 'sergi düzenlemeleri sırasında binalara zarar verildiği' gerekçesiyle Kültür Bakanlığı tarafından Tarih Vakfı aleyhinde tahsis iptali davaları açıldı. Yıllardır süregelen yargılamalarda Vakıf aklandı. Binalar hâlâ Tarih Vakfı'nın elinde ama Kültür Bakanlığı işbirliği yapmadığı; aksine, Vakıf aleyhine kullanmak için fırsat kolladığı için binalar o ilk heyecan ve destekle onarıldıkları gibi bekliyor; devamı gelmiyor/getirilemiyor. Ancak, tüm olumsuzluklara rağmen, Tarih Vakfı 1996'da hayata yeniden döndürdüğü haliyle korumayı başardığı için, Darphane-i Amire binaları hâlâ kamunun kullanımına açık ve hâlâ bir çok önemli kültürel etkinliğe ev sahipliği yapabiliyor. Tıpkı, İstanbul 1. İstanbul Fotograf Bienali'nde olduğu gibi.
Ara Not : Darphane-i Amire ve Tarih Vakfı hakkında daha fazla bilgi için www.tarihvakfi.org.tr
Kent ve Aidiyet
15 Eylül Pazar sabahı, Darphane-i Amire'nin kâh yağmur çisiltileriyle nemlenen, kâh tatlı sonbahar güneşiyle ısınan, ıslak toprak kokulu avlusunda, rehavet içinde gerinen kediler ile oradan oraya koşturan yavruları karşıladı bizi. Yavrular ziyaretçilerle oynamak için fırsat kolluyorlardı. Yönlendirme tabelalarını takip edince, kendimizi, araları yosun tutmuş Arnavut kaldırımlı yürüme yolu üzerinde, düzenleyiciliğini Murat Germen'in yaptığı Kent ve Aidiyet konulu açık hava sergisinde bulduk. Sağlı sollu duvarlara asılı, büyük boyutlu, hava şartlarına dayanıklı vinileks panolardan oluşan bu sergide fotografların 25 genç (1976 - 1984 doğumlu) fotografçıya ait olması, sergiyi Epson Art Photo Awards sergisi ile benzeştirmeme ve karşılaştırmama (sadece anlatım yöntemleri bakımından) neden oldu.
Serginin ilk panosunda serginin teması şöyle açıklanıyor: "İstanbul dünyanın en güzel kentlerinden biri olmanın yanısıra bir o kadar da zor, zaman zaman insanı üzen ve yoran bir megalopolis. İstanbul'u, gezenlere heyecan verici kılan, içinde yaşayanlara ise kabuslar yaşattırabilen kaotik yapısı aslında. Kaos kavramını, kafa karıştıran, hayatımızı altüst eden ve zararlı bir olgu olarak görmektense; algımızı dürtükleyen, alışılagelmişin dışına çıkmamıza olanak veren, bize önerilen/bizim için öngörülen yaşama alternatif oluşturmamızı sağlayan, organik ve doğal bir vaka olarak da görmek olası. Bu anlamda olumlu bir yaklaşım bizim İstanbul'u farklı bir şekilde algılamamızı, sahiplenebilmemizi ve hatta kendimize mal etmemizi sağlayacaktır. Bu sergide katılımcılardan, kaos ana teması yanında kimlik ve bellek alt kavramlarını da göz önünde tutarak, olumlu ya da olumsuz bir duruş almaları ve İstanbul'a aidiyetlerini ya da aidiyetsizliklerini fotoğraf aracılığı ile ifade etmeleri beklenmektedir".
Her panoda bir fotografa ve fotografın hemen altında fotografçının bir mesajına yer verilen bu sergiden aklımda kalan, uçup gitmeyenler; Zeynep Oray'ın "İçindeyken dışına, dışındayken içine hapsedilen aidiyet duygusu... / İstanbul, bugün kurtuluş, dün SON" sözleriyle bütünlediği fotografı; Gözde Otman'ın "Bilinmeyen"i; Emrah Kavlak'ın "İstanbul acısız kebaptır / radyasyondan koşarak kaçan bir canavardır / döner bıçağıyla dövüşen Jedi'dir / notasız senfonidir / biraz NewYork azıcık Londra ve bolca garip insandır" sözleri ile Korhan Karaoysal'ın "...bir şehre ait olmak için orada doğup büyümek yeterli midir?" sorgulaması oldu.
Zincirleme
Kent ve Aidiyet'ten sonra girdiğimiz ilk kapalı mekanda İFSAK'ın Zincirleme projesi sergileniyordu. Girişteki panoda (yanı sıra Bienal kitapçığında ve sonradan internette bulduğum tüm kaynaklarda) bu proje hep aynı metinle anlatılıyor:
"Bir fotoğraftan nasıl etkilenir insan? Kendi birikimi, kendi düşünceleri doğrultusunda bir fotoğraf onu nerelere kadar götürebilir? O insan bir fotoğrafçı ise, bir fotoğrafı kendi deneyimleri doğrultusunda nasıl algılar, o fotoğraftan etkilenerek nasıl yeni bir fotoğraf yaratır? Zincirleme çalışmaları bu algılamaların ardarda gelmesiyle oluşturulmuştur. Bu üçüncüsü...
Zincirleme sergisinin ilk fotoğrafı Kasımpaşa Çocuk Yuvası'ndan bir çocuğa ait. Bu ilk fotoğrafla başlayan beş ayrı zincir ve beş ayrı zincirde algılamalarını yepyeni fotoğraflara dönüştüren, her zincirde 11 olmak üzere 55 farklı fotoğrafçının eserleri var. İlk fotoğrafı aynı beş ayrı görsel hikaye var. Algılamaların algılamalarının algılamalarından, fotoğraflarla örülmüş beş ayrı hikaye. Birer düzine fotoğraftan oluşmuş bu beş ayrı görsel hikaye; Fatma Onat, Burcu Sevil Şahin, Fatih Akyıl, Işıl Acar ve Güler Sinem Tek tarafından beş ayrı sözel hikayeye dönüştürülmüş."
Projeye tamamen yabancı bir izleyici olarak, Can'ın da benim de sormak, öğrenmek istediğimiz çok şey çıktı, bu sergiyi dolaşırken. Yukarıda size de aktardığım tanıtım yazısı ise sorularımıza yanıt olmak bir yana, kafamızı iyice karıştırdı. Yazının ilk paragrafında, sergi kastedilerek "Bu (zincirin) üçüncüsü..." deniyordu. Ancak, ikinci paragrafta da, "her zincirde 11 olmak üzere 55 farklı fotoğrafçının eserleri var" açıklaması yapılıyordu. Gerçekten de, sergide 5 dizi/zincir ve 1+55 halka/fotograf vardı. Önce bu çelişkiye takıldık. Ardından, bu zincirin halkalarının nasıl oluşturulduğu konusu da biraz muallakta kaldı bizim için. Acaba, her zincirdeki 11 fotografın sahipleri biribirinden tamamen habersiz, sadece ilk fotografı görerek mi kendi fotograflarını oluşturmuşlardı yoksa aralarında iletişim, etkileşim olmuş muydu; belki de her bir fotografçı, ilk fotografın yanı sıra kendinden bir önceki fotografı görüp, kendi fotografını öyle oluşturmuştu, kimbilir?... Can'la, bu ve benzeri soruları önce kendi kendimize, sonra da yüksek sesle biribirimize sorarak dolaştık sergiyi. Güler yüzlü salon görevlisi hanım, "kendisinin de yazıdaki açıklamadan fazlasını bilmediğini" belirttiği için, çevrede soracak başka kimse kalmamıştı zaten.
Sergileme ve tanıtım sorunu olduğunu düşünsem de, bu projenin anafikri hoşuma gitti. Bir fotografa bakıp yüreğinin ve algılarının seni götürdüğü yere gitmek ama gittiğin o yerde yalnız kalmayıp, bir zincirin halkası olabilmek güzel bir deneyim olsa gerek.
İlk fotografla ve/ya biribirleriyle bağ kurduğumuz fotograflar da oldu; kuramadıklarımız da. Ama kendi aramızda konuşa tartışa, projenin ve fotografların öyküsünü anlamaya; aralarındaki ilişkiyi/ ilişkisizliği yakalamaya uğraşırken öyle dalmışız ki, bu sergiden tek bir fotograf bile çekmeden çıktığımızı, ancak Varna'ya döndükten sonra fotografları tasnif ederken farkettik. O nedenle, size sadece zincirin ilk halkasını, Kasımpaşa Çocuk Yuvası'ndaki bir çocuk tarafından çekilen fotografı (internetteki haber sitelerinin birinden temin ederek) gösterebiliyoruz. İşte zinciri başlatan o ilk fotograf:
Michal Macku
Sıra, beni en heyecanlandıran sergi salonuna geldi. Bienalde dolaştığım tüm sergiler bir yana, Michal Macku sergisi bir yana. Darphane'den ayrılmadan, tam 4 kez girip dolaştım bu sergiyi. Her seferinde salonu bir kaç kez turlayıp, her bir yapıtı, önünde tekrar tekrar durup, büyük bir hazla, sindire sindire seyrettim, inceledim. 'İcad edilen' tekniğin yaratıcılığı ve karşımda duran görsel şölenden sarhoş olmuştum.
İnternetteki sitesinde, sergideki fotograflarda kullanılan teknik hakkında bilgi verilmesinin yanı sıra M. Macku'nun kendi dilinden çalışmaları hakkında açıklamalara da yer verilmiş. Siteden yaptığımız çeviriyi sizinle paylaşmak istedik :
1989 sonundan bu yana, Michal Macku, Jelaj (=Gellage) olarak adlandırdığı (kolaj ve jelatin sözcüklerinin birleştirilmesinden türetilmiş) kendi yaratıcı tekniğini kullanıyor.
Bu teknik, pozlanmış ve sabitlenmiş fotografik emülsiyonun, orijinal tabanından kağıda aktarımından ibarettir. Bu saydam ve plastik jelatin malzeme, transfer sırasında orijinal görüntüyü, bağlı olduğu ilişkilerden koparıp yeni anlamlar bahşetmek üzere yeniden biçimlendirip, düzenlemeyi mümkün kılmaktadır. Bitmiş iş, düzgün yüzey yapısıyla yekpare bir görüntü verir. Kaliteli fotograf kağıdı üzerinde oluşturulan her "jelaj", koleksiyon ve sergi için çok uygun, oldukça dayanıklı bir baskıdır.
Bir görüntü/imge elde etmek için çoğunlukla birden fazla negatifin kullanıldığı bu zahmetli uygulama, biribirinin eşi baskılar üretmeyi kesinlikle imkansız kılar. Her bir "jelaj", orijinal bir sanat eseridir. Sanatçı, bir görüntüden/ imgeden en fazla 12 adet imzalı ve numaralı baskı yapmaktadır.
Michal Macku, çalışmaları hakkında şunları anlatıyor: "Fotograflarımda çıplak insan bedeni (çoğunlukla kendiminkini) kullanırım. Tüm bu fotografik işlem (jelaj) süresince, bu somut insan vücudu, soyut ortamla ve biçimsel bozulmalarla karşılaşmak zorunda kalır.
Bitmiş iş düzgün yüzey yapısıyla bütünleşmiş / tek parça bir görüntü verir.
Bu bağlantı beni çok heyecanlandırıp, bitmiş işte yeni insani boyutlar bulmama yardım eder. Her zaman ifadenin yeni anlamlarını ararım ve iş süresince gevşemiş jeletini kullanarak adım adım neredeyse sınırsız imkanlar keşfederim.
Fotografik resimler benim için, yaşadığımız zamanın yakalanan bir anının, somut gerçekliği ile özel bir temastır.
Kullandığım jelaj tekniği, bu anlardan birinin içinden bir şekli, bir insan vücudunu çıkartıp/seçip yine zamana bağlı olarak almama yardım eder
Cazibesi çizgi film animasyonu gibidir ama bu bir hile değildir. Resmin geçmişine önem vermek ve onun gerçekliği ile doğrudan temas etmek benim için çok önemlidir.
Yaptığım işi, yeni konumlarındaki vücut resimlerinin, yeni bağlamlar, yeni gerçekliklerde, otantik gerçekliklerinin göreceli hale gelmelerine neden oluş olarak tanımlıyorum. Tinsel ve iç özgürlük sorularıyla ilgiliyim. Ne hissedersem onu yaparım ve ancak ondan sonra sonucun ne olduğuyla ilgili enine boyuna düşünmeye başlarım. Sıklıkla bulduğum yeni bağlantılara şaşarım. Doğal olarak, somut bir niyetle başlıyorum ama sonuç genellikle oldukça farklı oluyor. Ve orada, inanıyorum ki engel yalan söyler. Başka hiç bir şekilde ifade edilemeyen bir iletişim yaratır. Sonra betimleme tanımlama ihtiyacı gelir.
Bu sergi salonundan çıkmadan, son olarak, bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum. Belki Can'ın çektiği fotograflarda fark etmişsinizdir; sergide, jelaj baskıların yanı sıra, Macku'nun 'cam jelaj' (=glass gelage) adını verdiği, her biri 8-10 adet cam levha arasına yerleştirilmiş jelatinlerle oluşturulmuş üç boyutlu yapıtları da var. Michal Macku internet sitesinde bunlardan birini 360 derece döndürerek yakından izleme olanağı da sunmuş ziyaretçilerine. Keyifli seyirler diliyorum.
Sandy King
M. Macku'nun bizi önce sarsan, ardından da yüreğimizden yakalayıp tutsak eden tarzından sonra sonra bitişik salondaki S. King'in s/b, monokrom baskıları ile biraz sakinleştik; (tutsaklığımızdan kurtulamasak da) bir süreliğine huzura kavuştuk. S. King, tüm fotograflarında, çoğumuzun o manzaralara çıplak gözle bakarken seçebileceğimizden çok daha fazla detay gösteriyordu. Bu sergiyi kısaca, klâsik, ölçülü, alçakgönüllü, mağrur ve mükemmel olarak tanımlayabilirim. Bu izlenimde sadece kullandığı baskı tekniğinin değil; kuşkusuz, çekim aşamasında, karbon baskı tekniğinin özelliklerini gösterecek konuları ve ışık koşullarını seçmekteki özeninin payı da çok olsa gerek. Çünkü, fotograflardan, izleyiciyi içine doğru çeken ince ve huzur verici bir ışık yayılmaktaydı ki; bunun salt karanlıkoda işlemleri ile sağlanması mümkün değil sanırım.
S. King sergisinin mükemmelliğini bozan tek şey, bazı fotografların bir fotograf sergisi için alışageldiğimiz boya göre çok küçük (belki de kontak baskı) olması idi. Sergilenmelerinde "bakın, bu kadar küçük baskılarda dahi en ufak bir kusur, detay kaybı yok" mesajı vermekten başka bir anlam olmadığını düşündüğüm bu minyatür fotografları, yine de (burnumuzu baskılara değirmek endişesine rağmen, oldukça rahatsız pozisyonlarda, biraz homurdanıp söylenerek de olsa) incelemekten geri kalmadık. Ancak, şurası muhakkak ki, bu minik baskılar, önlerine yerleştirilecek bir mercekle çok daha anlamlı bir biçimde sergilenebilirlerdi.
Keith Gerling
K. Gerling yapıtlarını "El Yapımı Fotograf" olarak tanımlıyor ve el yapımı fotograf' elde etmek için kullandığı 'sakız bikromat' (=gum bichromat) işlemini şöyle anlatıyor web sitesinde:
"Sakız bikromat işlemi en eski fotograf tekniklerinden olup her bir iş tektir ve kopyalanamaz. Bu fotograflar sürekli yüksek ışığa maruz kalse bile tamamiyle arşiv amaçlıdır. Organik koloitler albümin, jelatin ve birçok zamk eğer krom tuzlarından biriyle karıştırıldıktan sonra pozlanırsa çözülmez ve renk değiştirir.
Tuz olarak potasyum bikromat, koloit olarak akasya ağacının zamkının özsuyundan elde edilen arap zamkı kullanıyor.
Zamk, postasyum kromat ve suluboya pigmentleri normal oda ışığında yüzeye uygulanır. Kağıt en yaygın kullanıldığı halde Keith alimünyum, çelik benzeri malzemeler kullanıyor.
Emülsiyon kuruduktan sonra suda kolayca çözülür. Ama pozlanma miktarı arttıkça emülsiyon sertleşir.
Kağıt veya alimünyumun üzerine emülsiyon sürülür, üzerine negatif yerleştirilir, gün ışığı UV lambası veya civa buharlı lamba hatta flöresan lamba ile birkaç dakika pozlanıp suyun içine yatırılır. Birkaç dakikada az ışık alan yerler çözülmeye başlar. İstenilen etki elde edildiğinden sudan çıkartılır, yıkanır ve kurumaya bırakılır. Bu işlem işin bittiği anlaşılıncaya kadar tekrarlanır. Genelde 6 -10 kat emülsiyon kullanmakta. Her bir sonraki pozlanmada negatif baskı yüzeyindeki görüntü ile tam olarak eşleştirilmelidir.
Normal fotograf baskısına göre çok fazla ışık ister, avantajı normal oda ışığında hatta dışarıda gölgede bile yapılmasıdır. Dezavantajı ise negatifin tam baskı boyutunda olmalısıdır. Bunun için matbacılıkta da kullanılan siyah beyaz litografik film kullanılır. s/b baskılar için bir iki negatif yeterken, renkli baskı için dört adet s/b negatif -siyan, magenta, sarı ve siyah için - gerekir.
Çok yavaş ve talepkar bir şüreçtir. Emülsiyonu uygula, kurumasını bekle sonra pozlamak için bekle daha sonra geliştirme için bekle. Sabırla yüzeyin kurumasını bekle ki bütün işlem tekrar başlayabilsin. Sıkça fotografın bitmesi için haftalar geçer. Sonuçta iyi bir iş çıkabileceği gibi hüsran da olabilr."
K. Gerling, mat, dokulu selülozik malzeme (karton, resim kağıdı vb.) ve yine parlak olmayan metal (aluminyum levha) türü malzeme üzerine uyguladığı tekniği ile, çoğu suluboya resim tadında, keskinlikten uzak, yumuşak (ya da romantik mi demeli?..) hatlı fotograflar elde etmiş. Fotografı, izlenimci (=empresyonist) tarzı ve suluboya resmi biribirinden bağımsız olarak sevip de "bu üçünü nasıl bir araya getirebilirim?" arayışının güzel bir sonucu gibiydi sergi. Sonuçta, gördüklerimin fazlasıyla hoşuma gittiğini söylemem gerek.
Ara Not : Bundan sonraki üç sergide (Kent: Kaos ve Büyü, Ceyiz Makal - Penceremden, Nezaket Tekin - Nocturama) salonlardaki ışık az olduğundan ve flaşlı çekimin iyi sonuç vermeyeceğini düşündüğümüzden fotograf çekimi yapmadık
Kent: Kaos ve Büyü
Düzenleyiciliğini Vehbi Koca'nın yaptığı bu sergide, V. Koca ile birlikte değişik ülke ve kültürlerden toplam yedi katılımcının yapıtları yer alıyordu. Katılımcılardan Zadoc Nava, David Bate ve Vehbi Koca klâsik yöntemle fotograf sergilerken, Anna Sherwin 4 dakikalık video gösterimi, Mitra Tabrizian 27 dakikalık kısa film gösterimi, Mark Doman ise 11 dakikalık video gösterimi sunmayı tercih etmişler.
Bunların içinden, yöntem olarak farklı bulduğum Mark Doman'ın gösterimine kısaca değinmek istiyorum. Tanıtım kitapçığında bu gösteri tek bir cümle ile şöyle tanıtılıyor: "Mark Doman yoğun bir insani duyarlılıkla Batı toplumlarnda sıklıkla görülen evsiz bireyi, duygu sömürüsü yapmadan bize sunuyor". Gösterimde, 11 dakika boyunca, aynı yerde oturan tek bir kişinin görüntüsünü izledik. Bir sokak ya da park köşesinde oturan hırpani, bakımsız bir insanın bir kaç farklı açıdan ve mesafeden yapılan çekimleri. Konu, Türkiye'de yaşayan bizler için de pek olağan dışı değil. Ancak, gösterimi benzerlerinden farklı kılan şey gösterimin yöntemi idi. Film gibi akıcı bir görüntü değildi izlediğimiz. Daha çok, ard arda çekilmiş binlerce fotograf karesini, yine aynı sırayla ve aynı hızda seyrediyormuşuz gibi tutuk ama sürekli bir görüntüydü. Sanki, M. Doman, motor takıp sonra da bir sokak köşesinde oturan adama doğrulttuğu fotograf makinası ile, bir iki kez 'zoom' yapmak ve hafifçe yer değiştirmek dışında hiç ara vermeyip, deklanşörden parmağını kaldırmadan ard arda binlerce kare fotograf çekmiş; sonra da bunları CD'ye aktarıp, film gibi izlenime sunmuştu. Bu sadece bir tahmin, elbet. Gerçekte kullanılan yöntemin ne olduğu hakkında henüz bir bilgi edinebilmiş değilim.
Kullanılan teknik ne olursa olsun, izlenime sunulan sonuç, gösteri başarılıydı bence. Konu olarak, yalnız Batı'da değil, dünyanın bir çok yerinde alışılagelmiş bir görüntü seçilmiş. Eğer bu görüntü 11 dakikalık normal bir film olarak gösterilmiş olsa; ya da bir/kaç fotograf karesi olarak sergilenseydi, hem konunun hem de sunum yöntem(ler)inin vasat oluşu nedeniyle, sonuç da çok vasat olacaktı. Oysa, insanların her gün görmeye alıştıkları görüntü biraz farklı, tutuk bir yöntemle sunulunca gösterinin vasat olma tehlikesi büyük ölçüde savuşturulmuş; yine aynı yöntem sayesinde, normal film akışında kaçırılacak bazı yakın plan ifadelerin dikkat çekici, akılda kalıcı ve etkileyici olması sağlanmış.
Ceyiz Makal - Penceremden
Benzerlerine gerek fotograf gösterimi gerek film gösterimi olarak daha önce de rastladığımız bir "zaman - mekan tanıklığı" sergisiydi bu. Yalnız bu sözlerim olumsuz bir eleştiri ya da küçümseme olarak algılanmasın. Benzerleri ne kadar çok olsa da bu "zaman - mekan tanıklığı" modası hiç geçmeyen bir anlatıdır. Ne kadar çok izlemiş olsak da, karşılaştığımız her yeni tanığınkini izlemeden geçip gitmeyiz. Hele bir de içinde beğendiğimiz görsel öğeler barındırıyorsa değmeyin keyfimize... Bu fotograf dizisinde benim için özellikle hoş olan, lastik tekerlek izleriydi.
Nezaket Tekin - Nocturama
Bu sergi, kitapçıkta şöyle tanıtılıyor: "Gün boyunca, sokak hayvanlarını genellikle uyurken görürsünüz, ama gecenin ilerleyen saatleri onların vaktidir: insanlar evlerine döndüğünde, arabalar park edildiğinde ve sokaklarda sadece çöpler kaldığında.
Hayvanlar veya insanlar, hepimiz hayatta kalmak için mücadele ediyoruz ve bunu başarıyoruz. Ve gerçekte, birbirimize benziyoruz."
Serginin güzel bir tanıtım yazısına sahip olması, ne yazık ki, fotografların izleyici üzerinde yarattığı "sergiye pek az zaman kala, yetiştirme kaygusu ile bir gece alelacele sokağa çıkılıp çekilmiş" izlenimini silmeye yetmiyor. Bu sergi bence, yukarıda, Mark Doman video gösterimi dolayısıyla değindiğim "vasat konunun vasat yöntemle işlenmiş olması"na bir örnek oluşturabilir.
Gueorgui Pinkhassov
Darphanede gezdiğimiz son sergiydi "Seyir Yürüyüşü" (=Sightwalk). Salona ilk girdiğimde, sanki az önce hınzır bir yumurcak salonun ortasında durup elindeki rengarenk boya fırçalarını duvarlara doğru sallamış gibi hissettim. Ardından, lekelerin içinde şekiller belirmeye başladı. Sergide, tenha, sade görüntülerin sayıca azlığına karşın, kalabalık alanlarda çekilmiş fotografların çokluğu dikkat çekiyordu. Ama o, kalabalıklardan gelişigüzel kesilip fotograf karesine dönüştürülmüş gibi duvarda asılı duran yaşam parçaları -her nasılsa- izleyene, ne fazla ne eksik, tam da olması gerektiği kadar dolu, dengeli bir görüntüye baktığı hissini veriyordu.
Sanırım, bundan sonra uzunca bir süre, G. Pinkhassov adı geçince, öncelikle olağanüstü canlı ve parlak renkler gelecek gözümün önüne. Japonya'nın renk cenneti olduğunu, bizzat gidip görmeyenlerimiz dahi, biliyor; duyuyoruz. Ama Pinkhassov da bu sergiyi, adeta Japonya'yı renklerle anlatmak üzere oluşturmuş.
Fotografların üzerindeki pileksiglas kaplama ve serginin ışıklandırması da üzerine düşeni yerine getiriyor; görüntülerin izleyiciyle, fotografçı tarafından yakalandığı andaki parlaklık ve canlılıkta buluşmasını sağlıyordu. Öyle ki, oldukça büyük boyutlarda sergilenen fotografların fotografını çekmek isteyen izleyicilerden (kötü amaçlı kullanılabilir kaygusu ile) "çok yakından fotograf çekmemeleri" rica ediliyordu.
Sergiden çıktıktan sonra Can'ın da özellikle dile getirdiği gibi, Bienalde dolaştıklarımız içerisinde ışıklandırması en özenli sergi, Pinkhassov sergisi idi. (Bir de M. Macku'nun camdan oluşan üç boyutlu sergi parçaları için kullanılan ışıklandırmayı unutmamak gerek.)
"Seyir Yürüyüşü" sergisine ait daha çok fotograf görmek için buraya bakabilirsiniz. "Keşke..."lerimiz
Teşekkürlerimiz
* 14 Ekim Cumartesi günü Epson sergisinden çıktıktan sonra bir hata yaptık ve günün geri kalanını Bienal kitapçığından sergilerin açık olduğu gün ve saatleri kontrol etmeden programladık. Ertesi sabah kahvaltıda elimize aldığımız Bienal kitapçığından İstiklal Caddesi'nde dolaşacağımız tüm sergilerin pazar günleri kapalı olduğunu öğrenmek bizim için biraz sarsıcı oldu. Keşke biz kitapçığa zamanında baksaydık; ve keşke böyle önemli bir etkinlikte sergiler pazar günleri kapatılmasaydı...
** İstanbul'dan ayrılacağımız 16 Ekim Pazartesi sabahı "bari otele yakın Ziraat Bankası Sanat Galerisindeki sergiyi dolaşalım da öyle çıkalım yola" istedik; ama, Bienal Kitapçığına göre çoktan açılmış olması gereken bir saatte kapısına gittiğimiz galeri hâlâ kapalıydı; keşke vaktinde açılsaydı...
*** Programa göre İstiklâl Caddesi'nde "Fanus" isimli bir açık alan sergisi olması gerekiyordu... Caddeden her geçişimizde gözlerimiz sürekli bu sergiyi aradı; ama yolda yürüyenlerin izleyebileceği bir mesafede herhangi bir sergi göremedik. Sonunda, Can'ın ısrarlı incelemeleri ile, Caddenin üzerinde, karşılıklı binalar arasına ve yaklaşık 2. ya da 3 kat seviyesinde asılmış afişlerin, aslında Bienal tanıtım afişleri olmayıp, sergi olduğuna karar verdik. Sadece üzerindeki çok iri bir iki kelimeden Bienal ile bağlantılı bir "şey" olduğu anlaşılan bu afişlerin doğru düzgün görülememesi, algılanamaması bir yana, içlerinden bazıları ipi kopmuş, katlanmış halleri ile oldukça zavallı duruyordu. Keşke seviyeleri, pozisyonları daha iyi ayarlanmış olsaydı...
**** Yine programa göre Galata Köprüsü ve Tünel civarında da açık alan sergileri olması gerekiyordu; ama bu sergileri de göremedik. Kaldırılmış mıydı; yeri mi değiştirilmişti; hiç mi sergilenmemişti; bilmiyoruz. Keşke bu değişiklikler daha iyi duyurulabilseydi...
Ve keşke... keşke daha çok zaman ayırabilseydik; dağarcığımıza daha çok şey katabilseydik bu güzel etkinlik dizisinden.
İlk kez bir fotograf bienali düzenleniyor Ülkemizde. Hem bu atak için hem de bu kısacık iki gün boyunca bize sağladığı güzellikler için teşekkür ediyoruz İFSAK'a. Her ne kadar, iki güne mümkün olduğunca çok şey sığdırmak için çok koşturup, yerlere serilecek kadar:)) yorulsak da, yorgunluğumuza değdi doğrusu. Yakalayabildiklerimizle küpümüzü ziyadesiyle doldurduk. Ama en az bir bu kadar daha bilgi kaynağından mahrum kaldığımızın, görsel zenginliği kaçırdığımızın da farkındayız. (1. Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienali'nin tam programı için İFSAK sitesindeki Bienal sayfalarına göz atabilirisniz)
Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.
Bu Bienalin bir değerlendirmesi, özeleştirisi de yapılacaktır elbet. Bizim göremediğimiz daha ne aksaklıklar oldu; ne zorluklar, zahmetler yaşandı, kimbilir?.. Dileriz, olumlu, olumsuz tüm deneyimler, değerlendirmeler, eleştiriler, özeleştiriler yazılsın, paylaşılsın ki, Bienal(ler)in devamı gelsin; sonrakiler çok daha iyi olsun.
Nilüfer - Can Gatenyo
Varna, 02 Kasım 2006 Perşembe
Dip Not: Fotograflar Fuji F10 ile çekilmiştir. Analog makinalarımızla bu zamana kadar arslanlar gibi (!) direndik ama bizim de artık ufacık, tefecik bir sayısal makinamız var. |